zararsızdım.. iki çalar saat arasına sığdırılabilecek, elinde kırmızı kalpli yastığı ile oturan kahverengi ayıcıklardan.. önce güldüren.. rafa kaldırılırken gülümseten.. sonra umarsızca unutulan..
...
ben çok da büyümüş gibi hissetmesem de, genel anlamda nitelendirildiği şekli ile küçüktüm o zamanlar. gerçekten 'benim olmalı' demediğim 'şey'leri edinmeme alışkanlığımın karakterimde kendine yer açmaya çabaladığı zamanlardı.
bir fincan kahvenin sevimli sıcaklığının tekrar tekrar benim olmasından zevk almayı alışkanlıklarımın arasına eklediğim yılın ocak ayı.. yıllar önce bir gün doğmuş olmamın kalabalık grupların üzerinde tahmin edildiği kadar büyük bir etki oluşturmadığını düşünmeye başladığım günler..
kucağında kırmızı kalpli yastığı ve insana huzur veren yumuşacık kahverengi tüyleri ile minik bir ayıcığa ev sahipliği yapıyordu o cicili bicili, geniş hacimli fincan.. kendi kahvemin sıcaklığı, yumuşacık tüylerin parmağımda bıraktığı tat ve minicik gözlerindeki pırıltı ile döndüm eve. kucağında tuttuğu o küçük kırmızı kalbin bir şey ifade etmemesini hiçe sayarak.
...
hipopotamlara benzeyen, beyaz renkli sevimli yaratıklardı kitabın kapağından bana bakan finli moominler. uzun yıllar sonra gözlerimi sıkı sıkı kapadığımda öğrenecektim 'finn family moomintroll' isimli o farklı kitabın, bir serinin üçüncü kitabı olduğunu. ama yine de diğer dokuzundan ayrı kalmaya mahkum olacaktı bir süre daha..
sevimli ayıcık da kendi ismi ile gelmişti işte: tontu. fince'de "küçük kahverengi ayı" anlamına gelen kendisi gibi bu tini mini kelime ile hayatımdaki yerini edinmiş oldu.
...
'kimse'lerin sırtını sıvazlamayı akıl edemeyecekleri noktaya geldin mi hayatta? o bir anlık dokunuştan geçen sıcaklığı hayal edip ürperdin mi? özledin mi hissetmeyi bile unuttuğunu sandığın o sıcaklığı?
o sıcaklığı beklemekten çoktan vazgeçtiğin, kendi dünyana çekildiğin bir zamanda; o kahverengi tüylerin yumuşaklığı gibi parmaklarının ucuna bir 'nasılsın' ile dokunduğunda sesi, hatırlar gibi olmuştun.. yine de farkına varamamıştın minicik gözlerindeki pırıltıyı görene kadar..
sonra..
gözlerini yummadan bile yaşanan o keyifli huzur.. hiçbir şey söylemeden, konuşmadan, beklemeden, bekletmeden.. tontu'nun gidişinden sonra kim bilir kaçıncı kez..
ama yine de kapatmadın alarmlarını..
tam da ihtiyacın olduğu zamanlarda, teknolojiye yaslayıp sırtını alarmlar kurmuştun ya kendine; üçüncü şahıstan notlarla.. her gün aynı saatte çalıyorlardı hani, kendi kendini evcilleştirircesine alışmıştın onlara..
kapatmadın yine de.. bırakmadın.. bırakamazdın.. biliyordun..
yine de küçük bir ödül verdin kendine. "onun müziğine" ayarladın saatlerini, hep aynı saatte gelirmişçesine... hataydı belki de.. o seni değil, sen kendi kendini ona evcilleştirdin göz göre göre.. elinde kalbinle..
...
ve bir sabah.. bilinmezliklerden, asla söylenemeyen mahcup bekleyişlerden ve masum hayallerden sonra.. ilk alarmında geldi yanına.. 'her şey yolunda olacak'tı. saat: 09:00
evindeydin.. yatağına uzandın.. her seferinde neden değiştirerek inatla peşini bırakmayan uykusuzluğun sonlanmasını bekliyordun.. minik civcivlerdeydi aklın bu sefer.. ikinci alarmı geldi tam o anda.. 'haberin yok ölüyorsun'du.. saat: 10:45
...
zararsızdım.. iki çalar saat arasına sığdırılabilecek, elinde kırmızı kalpli yastığı ile oturan kahverengi ayıcıklardan.. önce güldüren.. rafa kaldırılırken gülümseten.. sonra umarsızca unutulan..
...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder