17 Ekim 2012 Çarşamba

tilki



basit bir denklemdi bizimkisi...

nerede biteceğini bildiğin, sonu o denli belli bir hikayeye başlamak gibi..

bir kitaba başlarken, sonunu okumak gibi..
...

kitapları sevebilir insan.. yalnızca okumayı da.. herkes kitap okur.. vakit geçirmek için, unutmak için kimi zaman.. 

ama sonunu okumuş olsa dahi, sırf o sona nasıl gelindiğini merak ederek okuyabilir insan değil mi? 
...

okuyabilir.. okur.. delicesine okumak ister.. sonunu bilmesine hiç aldırmadan..

kopar goncaları henüz vakit varken bugün
anlamazsın zaman nasıl kanatlanır, uçar gider
o gonca sana gülücükler saçarken bugün
gelince yarın, sararır solar, boynunu büker.
...

biraz yazmak, biraz da oynamak bizimkisi. ilk ve son cümlesi yıllar önce belirlenmiş bir baş yapıtı yeniden canlandırmak gibi.. 

malûm iki cümle arasını kendimiz doldurarak. eski bir metne yeni yüzyılın uyarlamalarını katarak. 'mesaj'lar yazarak, kadehler tokuşturarak, sabit bir sayfada F5 tuşuna basarak.. 
...

sana "kaptan" denilivermesi, tüm raslantılar gibi, girus haritamızı örten karmaşık nöron ağımız arasında gelişen basit bir sıçramaydı..
benim bunu benimsemem de kendi çapraşık yumağımın bana oynadığı oyunların bir parçasıydı.. bir yerde basit.. özelliksiz.. tıpkı alice'in söyleyeceği gibi: "basit bir nöron ağından başka bir şey değilsin".

ölü ozanlar derneği'ni ilk kez izlediğimde kaç yaşındaydım, hatırlamıyorum. o bildik kitap kapağına ilk kez dokunduğum anı da.. çünkü kitap bana ait değildi ve ben hatıralarımın hangi noktasında tam olarak ona rastladım, bilmiyorum. ama 12 yaşından daha yaşlı olmadığıma eminim.

"Hey Kaptan! Bizim Kaptan!"
...

işte hepsi bu.. karmaşık bir nöron yığını.. ve birkaç dizenin ettikleri.. başka bir şey değil!
...

özlemini her zaman duyduğum iki tat..

ölü ozanlar derneği ve küçük prens..

çocukluk yıllarıma iz bırakan birkaç küçük hatıranın en bilindik ikilisi..

bir küçücük kelime ile başlayan düşün-sel'i.. bu gel-git'ler arasında yine yeniden o bildik, özlenen sayfalara sığınabilmek için duyulan deli arzu.. özlenen iki eski dost.. kaybetmek istemediğim iki "an"ının, kendi "günlüğüm"deki huzurlu temsilcileri.. 
...

can yayınları'ndan olmalıdır Küçük Prens.. ve real'in o beyaz kaplı, çabuk dağılan tutkallısı olmalıdır ölü ozanlar derneği..

ne zamandır dertlenirdim yitirdiğim için bu iki âşina dostu.. ama 'mavi kuş'u yakaladıktan sonra davet edememiştim hayatıma bir türlü.. bir anlamı olmamalıydı.. sadece oldukları gibi gelmeliydiler.. yalnızca geldikleri günün tarihini taşımalıydılar. yapamadım. 

biliyordum unutmayacaktım. ve hangi günün tarihi olursa olsun.. ben onlara baktıkça hep 'o gün'ü gülümseyerek anımsayacaktım..
...

pazarlama resminden henüz dağılmamış olduğu açıkça görülen -belki de hakkı ile yeteri kadar okunmamış- ölü ozanlar derneği ankara'dan çıktı geldi yanıma..

ve.. ne kadar dirensem de.. benim o en kıymetli dostum.. her kelimesini kendim gibi bildiğim biricik inatçı Küçük Prens'im, inadına ve yeniden kendi yara izini açarcasına.. bursa'dan..

senin yanından..
...

gezegen gezegen dolaşır Küçük Prens..

içmekten utanan ve utancından içen bir sarhoş; herkesi kendine hayran sanan bir kendini beğenmiş; herkese hükmetmeyi görev bilen bir kral; hiç gitmediği yerlerin kaydını tutan bir coğrafyacı; yıldızları tekrar tekrar sayan bir paragöz; ve gündüz ile gece için çalışan bir bekçi görür..

yedinci gezegen dünyadır..
...

tıpkı kendi gülüne benzeyen güller, kendisini o çok istediği koyununa kavuşturan Exupéry ve en nihayetinde ona gerçeğin mayasının gözle görülmeyeceğini hatırlatan bir küçük tilki..
...

- Git, bir daha bak güllere. Seninkinin eşsiz olduğunu anlayacaksın. Sonra gel, helâlleşelim; sana bir sır vereceğim.
Küçük Prens, güllere bir daha bakmaya gitti:
- Siz benim gülüme hiç mi hiç benzemiyorsunuz. Şimdilik değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş, ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz. Tilkim eskiden nasıldı, öylesiniz. O da önceleri tilkilerden bir tilkiydi. Ama ben onu dost edindim, şimdi dünyada bir tane.
Güller güç duruma düşmüşlerdi.
- Güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, kelebek olsunlar diye bıraktığım birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğrunda öldürdüğüm odur. Yakınmasına böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o.
Sonra tilkiyle buluşmaya gitti:
- Hoşça kal, dedi.
- Hoşça git, dedi tilki. Vereceğim sır çok basit: insan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Gerçeğin mayası gözle görülmez.
- Gülünü bunca önemli kılan, uğrunda harcadığın zamandır.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Uğrunda harcadığım zamandır.
- İnsanlar bu gerçeği unuttular, sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sen sorumlusun. Gülünden sen sorumlusun.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Gülümden ben sorumluyum...
...

Küçük Prens uykuya dalınca onu kollarıma alarak yola çıktım. Duygulanmış, coşmuştum. Kollarımda sırça bir hazine taşıyordum sanki. Sanki yeryüzünde ondan daha kolay örselenebilen bir nesne yoktu. Ayışığında o solgun alna, o yumulu gözlere, rüzgarda uçuşan o saçlara bakıyor, kendi kendime diyordum ki: "Bu gördüğüm sadece kabuğu. İçinde gizlenen gözle görülemez..."
Dudakları gülümseyecekmiş gibi yarı aralanınca:
"Şu kollarımda uyuyan küçücük varlığın bana asıl coşku veren yanı," diye düşündüm, "bir çiçeğe -uyurken bile benliğinde lamba alevi gibi yanan- bir görüntüsüne bağlılığıdır." Şimdi daha da çabuk örselenebilirmiş gibi geliyordu bana. Alevleri korumak gerekir, yoksa küçük bir esintiyle sönüverirler.
...

basit bir denklemdi bizimkisi..
sen hikayenin gülü ile başı dertte olan prensi..
ben ise sadece.. koyun çizebilen birisi..
...

ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
hayatı tanımak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum!
yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için.
ve ecel geldiğinde ancak fark etmemek için hiç yaşamamış olduğumu

ama sonunu okumuş olsa dahi, sırf o sona nasıl gelindiğini merak ederek okuyabilir insan değil mi?

hayır, değil..

insanlar okur.. herkes okur.. merakından, heyecanından.. bazen sadece okumuş olmak için..

Ormanın içinde kesişen iki yol vardı ve ben en az ayak izi olan yolu seçtim. İşte farklılık budur.
...

Hey Kaptan! Bizim Kaptan! yokluğunda senin için kelimelerden bir tilki çizmeye çalıştı koyun çizen kişi..
...

Altı yıl geçti aradan. Daha bu öyküyü kimseye anlatmadım. Dönüşümde rastladığım dostlar beni sapasağlam gördüklerine sevindiler. Kederliydim, ama onlara "Yorgunum" dedim.

Şimdi biraz geçti üzüntüm. Yani tam değil. Küçük Prens'in gezegenine döndüğünü biliyorum. Çünkü o sabah gün doğarken bedenine raslayamamıştım. Öyle ağır bir gövde değildi... Şimdi geceleri yıldızları dinlemeyi seviyorum. Beş yüz milyon çan çalıyor sanki.

Nedir ki umulmadık bir yanlış yapmışım. Küçük Prens'in istediği tasmayı çizerken kayış kısmını yapmayı unutmuşum. Koyununu bağlayamayacak. Düşünüyorum: gezegende neler oldu acaba? Belki de koyun çiçeği yemiştir.

Kimi zaman "Olamaz!" diyorum kendi kendime. "Küçük Prens her gece çiçeğini fanusa koyar, koyununu göz altında tutar. Böyle deyince mutluluklar dolduruyor içimi. Bütün yıldızların gülüşü bir tatlılık kazanıyor."

Kimi zaman da, "Eyvah!" diyorum, "ya dalgınlık ettiyse, işimiz tamam. Belki bir akşam fanusu unuttu ya da koyun geceleyin sessizce kaçıverdi." Küçük çanlar o saat gözyaşına dönüşüyor...

Büyük bir karanlık perdesi var bu olayda. Neresi olursa olsun, bir yerde, hiç görmediğiniz bir koyunun bir gülü yiyip yemediği Küçük Prens'i seven bizler için çok şeyi değiştirir. 

Gökyüzüne bakıyorum ve soruyorum kendi kendime: koyun çiçeği yedi mi, yemedi mi?...
...

basit bir denklemdi bizimkisi..

ben seni seviyorum, sen de bir diğerini..
çözüldü, ve bitti..


11 Ekim 2012 Perşembe

çok gülen insanlar

-- 09.07.2010 --

bir iç sıkıntısı.. bir baş ağrısı..
vurup kafayı yatmaya sebep..
ama yine de..
kendi içinde yaşayıp atlattıkça
o kabuk kalınlaşıyor
içine girilemez oluyor
sonra içten içe devam ediyor bütün iltihap
derken biri incecik bir iğne batırıyor
ve karşılaşıyor her şeyin en derini ile..

yalnız kalmaya aday, belki de mahkum
değil mi ki içi dışı bir değil
değil mi ki dışarıdan bakınca
vur patlasın çal oynasın insanlar bunlar
pek güleç..
oldukça sohbetşinas..
her şeye matrak yanından bakan
umursamaz..
umursamaz olmakla oldukça sık suçlanacak kadar hem de
bazen duygudan yoksun olduğu sanılan insanlar ya hani dışarıdan
ve daha bir sürü şey, bakılmakta olduğu açıdan..

ama değil mi ki
fırtınaların en şiddetlisi kopar içlerinde
her şeyi enine boyuna, eğrisi doğrusu ile düşünmek
işten de öte
kurtulamadığı bir hâl olmuştur zihinlerinde
insanlara olan kırgınlıkları günbegün çoğalıp
üst üste toplanırken
yine de şen kahkahalar ile çınlatırlar insanların yüzlerini
içleri ile dışları bir midir ki?
değildir işte..

belki her zaman gizlemezler.. gizleyemezler.. gözlerinin bebeğine vurur ister istemez.. yüzlerine?.. çok nadir.. sözlerine neredeyse hiç..
bir kabuk ile sararlar etraflarını. neşeden bir kabuk ile
insanları güldürüp, keyiflendiren.. bir soytarı gibi işte..
sanırlar ki bir soytarı gibi sığdır içleri..
hangisi tanımaya zaman ayırmıştır ki soytarı gibileri..
ağlayan bir palyaço görülmüş müdür?
ağlayan bir palyaço görüp de ne hissedeceğini bilebilen olmuş mudur?

çok eğlenen insan, çok gülen insan, kimsenin yapamayacağı kadar çılgınca şeyleri yapan insan... onu yapmış bunu etmiş bu insan..
kaç kişi sorar ki neden bunları yapmış bu insan..
nasıl yapmış.. yaparken hiç mi düşünmemiş.. hiç mi acımamış.. hiç mi acıtmamış..
nasıl olmuş da her şey üzerinden geçerken bu kadar sakin ve gülen kalmış..
nasıl olmuş da hep 'ziyanı yok' diyen olmuş..

yanıt kolay..
sanırlar ki bu insanlar kendi yaptıklarına asla bakmazlar
düşünmeden yapıverir bir şeyleri
öyle sürüklenir gider bir yaprak gibi

merak ederim hep
e be insanlar; hiç mi fark etmezsiniz, hiç mi bakmazsınız kendinize
nasıl fark etmezsiniz böylesine büyük bir ikiyüzlüyü
en mutlu gününde boğazına bir yumru gibi oturmanıza rağmen gülümseyip sizi teselli etmeye eylemeye.. sanki suçlusu kendisiymiş gibi davranmaya devam etmenin altındaki bu ikiyüzlülüğü hiç mi göremezsiniz..

nefret uğramaz bizim buralara.. hep acı, hep kırgınlık..
hani biri salak diyecek olsa.. ne yaptım da bana salak dedi diye düşünürler istemeden..
sonra haklı sebepler bulunur salak diyenler için
hata o kadar çabuk kabullenilir ki
özür dilerken bulurlar kendilerini
cesaret buldururlar insanlara kendi özürlerinde..

yalnız kalmaları ise..
kimi zaman yıpranmaya tahammülü bitenin
çekip gitmek istemesi..

ama yalnızlığa mahkumiyet farklı..
bambaşka bir şey işte..
birgün o kabukta ince bir yer olur.. akmaya başlar içeridekiler..
kabullenemez çevresindekiler.. o neşe kaynağının mutsuzluğunu görmek istemezler.. abartılıyordur bir şeyler.. fazla ciddiye alınıyordur.. odur ya da budur..
sevdiklerini sandıklarının yanında da takmak zorundadırlar maskelerini..
ama buna da içleri elvermez gariplerin
değil mi ki sevdikleridir onlar..
maskeye ihtiyaç olmamalıdır yanlarında..
duru olmalılardır onlara..
ama olmaz.. yine de olmaz..
sevdiklerine ikiyüzlü olmayı da içleri kaldırmaz..
çeker giderler işte..

korumak isterler aslında kabuklarını
çünkü o kabuk bir kere kalktı mı.. dengeyi bulamazlar bir türlü..
bulamazlar tek başlarına bu hapisten kurtulmuş tanınmayan karanlıkta yollarını..
bulmaya yardım edebilen çıkmaz ise, daha da büyür karanlık..
karanlığın içlerinde saklı olduğu zamanların huzurunu ister, ararlar..
sonra ansızın.. çeker giderler..

"gönül ister ki sevdiklerimiz sadece göz bebeklerimizden okunabilecek acıları, kırgınlıkları biz söylemeden okusunlar" dedi yeni başlayan bir çok gülen..

gülsem bile görmesi gerekir gözümde damlayamayan yaşı
'görmesi gerekir' çünkü göstermemizi beklerse asla göremeyecektir..
sonra içinde bir şeyler kemirmeye başlayacaktır onu
düşünecektir..
'benimle hiçbir şeyini paylaşmıyor.. ne sıkıntısını.. ne derdini..'
dilinden dökülecektir 'bu kadar dertsiz olur mu bir insan'
isyan edecektir
içten bir nasılsın? iyi misin? ile dökülecek yaşları, olduğu yerde donduracaktır..

sonrası belli işte..
bir kayboluş.. bir yok oluş.. bir bitiş.. bir ayrılık daha..

hayatına o kadar çok insan girip çıkar ki çok gülenlerin.. tahtaya çakılan ve sökülen çiviler hikayesinde olduğu gibi.. delik deşiktir her yanları..
ama yine de sevmekten vazgeçmezler insanları..

keşke..
keşke merhemi olsa sorulmadan sorular, verilmeden cevaplar..
ya da sadece yanlarında olsalar..
bir sıcak merhaba.. bir sıcak gülümseme..
içeriden gelen bir şeyler işte..
hissedilir ya içten olan şeyler hani..

kimi çok gülen dener..
hep aynı şeyle suçlandığı için.. paylaşmayı dener içindeki karanlığı..
dener kırılganlıklarını paylaşmayı..
sonuç: yine başarısız..
üşütür karanlığı..
kırgınlıkları gem olur insanlara..

çaresi yok kardeşim..
şiirlerle şarkılarla kendini avutacaksın
ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın..

çok okur çok gülenler..
çok dinler..
sincap ciddiyetinde yaşar, her şey ile delicesine ilgilenirler..

sadece insanların pekçoğu gibi dillerinde değil de.. içlerinde.. derinlerde.. ama bir o kadar da yüzeyde.. gözlerinin içinde yaşarlar acıları..
işte böyle bir şey..

sevdikleri için her şeyden herkesten vazgeçebilirler belki de
ama bir gün gelip de..
bir sıcak bakışa muhtaçken
bir cesaret ile kendilerinden vazgeçmeleri istenilse bile gülenlerden..
bu yapılanı, bu isteği de affederler..
ama sonra yine yeniden..
ve bir bakar ki diğerleri..
yoklar gülenler.
onlar gitmiş gibi görünür hep
bu yük hep omuzlarında olur
ama aslında diğerleri gülenlerden vazgeçerler..

kendilerine acıyasıları gelir..
sonra da bu zayıflığa kızarlar..
delikanlı insanlardır ne de olsa, sağlam durur gülenler.. dönerler eski hallerine..
sonra 'her şeye rağmen hayat güzel' söylemleri ile
moral olurlar insanlara, destek olurlar..
çok mükemmellermiş gibi kendileri..

karanlıkta olanlar ne de çok sever gülenleri..
ama bir toparlanıversinler hele..
anında yayılım ateşine başlayıp
topa tutarlar gülenleri.
canları sağolasıcalar!

alışamazlar bu duruma ama.. alışmış gibi yaptıkları dönemleri iyi atlatırlar..
arada bir dibe kadar inerler..
sonra dipte kendi ayaklarından aldıkları kuvvetle yüzeye çıkıp nefes alırlar işte..
alışsalar dibe vururlar mı hiç?
vururlar yine de..
alıştıkları durum bu hâlleri olduktan sonra
dibe vurmak işten değil onlara..
hamdolsun!

alışır gibi olurlar ama depreşir arada bir depresiflikleri..
kitap okurlar mesela
müzik dinlerler bolca..
toparlanırlar bir anda..
e, nede olsa müzik gıda, kitap ayna bunlar için..
asıl bu döngüye alışmış işte gülenler..

belki de bu döngüyü seviyorlar
bir karınca gibi ciddiye alarak yaşamaya fazla bağlılar..
ve bir ağustos böceği gibi görünmeye de.
kendi içlerinde bir masallar.
çift tarafı farklı ayna gibiler işte..

biri alıp assa o aynayı evine, ne de güzel olur
böyle her gün 'kırıldım, kırılacağım bin parçaya ayrılacağım' diye beklemek ne zordur bilmezler ki..
bir de sanmazlar mı sihirli aynadır bunlar.. ulaşılamazlar.. dokunulamazlar.. dokunanı yutarlar..

bilemezler..
bilsinler isterlerdi.. ama bu, kabullenildi uzun zaman sonra..
bilemezler işte.. bilmeyecekler..

--11.10.2012--
gerçeklerinin hepsini arabesk bulup gülemese pıt diye ölüverecek insanlar tanıyorum. öyle kendi kendini öldüren falan da değil hani, anı ile şanı ile ölür bunlar..


editörün notu: bu yazın biçimine nesir değil 'mesaj' diyoruz; bu da böyle biline!




18-03, 18-04


kapıların açılması ile bekleme salonundaki hareketten uzaklaşırken ayaklar, içeride sahiplerini bekler koltuklar...

bazıları telaşla, bazıları sevinçle, bazıları ise anlamsız gözlerle sahiplerine kavuşurken; boynu bükük kalır ikisi.. birliktelikleri anlamlandırılamayan; yine de kimsenin durumu yüksek sesle dile getiremediği çiftler gibi, göz ucu ile bakıp onlar hakkında fısıldar salonun yerleşik sakinleri..

ne kadar da farklıdır herkese görünümleri..

'gelmezse sahibi şuraya geçiveririz' der kimileri.. 'madem gelmeyeceksin neden bilet alıyorsun ki, yazık günah' der, bu oyuna bilet alabilmek için ümitsizce uğraşmış olan bir diğeri... ayın başında biletler çıkar çıkmaz alan, 'düzenli olarak salondaki yerini alma'yı bir şeref nişanesi gibi taşıyanlar vardır bir de.. onlar hemen yanıbaşlarında duran 'iki boş koltuk'a göz ucu ile bakar, büyük bir vakar ile oyun broşürüne vermeye çalışırlar dikkatlerini, görmemek için âdeta zorlarlar kendilerini.
...

salon yavaş yavaş dolarken, salonunun tüm seslerini yutan büyülü sessizliğinin havasındaki bilinmeyen ama aşina oda parfümünü içine çekerek yüzünde garip bir tebessüm ile salonu izler biri..

kim bilir.. belki evdedirler; ikisinin de birbirine 'söyledikleri' ama aslında 'söyleyemedikleri' yüzünden başlayan hararetli kavga devam ediyordur.. belki de söylediklerinin anlamsızlığından yorulmuş; mutsuz, ruhsuz, duygusuz oturuyorlardır; saatin tik-takları, televizyonun ve düşüncelerinin sesleri arasında.. kim bilir, belki de ceketini alıp çıkmıştır diğeri.. yola koyulmuş geliyordur.. iki ayrı koltukta izleyeceği oyunu bu sefer paltosu ile birlikte izlemeye..

belki de bu koltuklar için tamamen farklıdır hikaye.. birlikte kız kulesi'ne karşı oturuyorlardır şimdi ahtapotlar gibi el ele.. saat yaklaştıkça birbirlerine bakarlar usulca.. gözlerinde bir pırıldama.. öylece oturmaya devam ediyorlardır hâlâ..

bir hastane odasında oturuyordur iki kişi.. yatakta yatan bir üçüncü kişi.. salondakinin aksine, büyülü olmaktan çok uzak, manasız bir sessizlik içinde..

birbirlerinin belli belirsiz sıcaklığına sığınmış uzanmışlardır karanlıkta.. biri tavanı, biri duvarı izliyordur; kendisine ait olmayan bu sıcaklığı hissetmeye çalışarak..

evde usulca göz yaşı döküyordur belki de biri.. 'zor değildi gitmek, koltuk değneklerim vardı benim; yürüyebilirdim.. bilseniz gitmeyi ne kadar çok istedim..ama bilmiyorsunuz' diye sessizce, kendi içinde hayıflanarak ikinci koltuğun umursamaz sahibine..

kilometrelerce uzakta, bildiğini sandığı; ama hiç tanımadığı bir şehirde elinde valizi ile akşamın karanlığına bakıyordur biri.. kendi şehrinin kış kokusuna hiç de benzemeyen kışın kokusu kafasından içeri dolarken.. ikinci koltuğun bir sahibinin olmamasını bu sefer umursamayarak..
...

belki bilinçaltım hüznün bu kadife dokunuşu yaşamam için sürüklemişti beni.. önemli kılmak istemişti zamanı kendisine.. belki de yalnızca yaşamak istemişti öylesine.. hüzünlü olabileceğini biliyordu, doğru; ama bu kadarını o bile beklememişti..
...

salonda iki boş koltuk gördüğümde hep merak ederdim hikayesini.. şimdi biliyorum bir tanesini..


10 Ekim 2012 Çarşamba

çalan saat ve tontu


zararsızdım.. iki çalar saat arasına sığdırılabilecek, elinde kırmızı kalpli yastığı ile oturan kahverengi ayıcıklardan.. önce güldüren.. rafa kaldırılırken gülümseten.. sonra umarsızca unutulan..
...


ben çok da büyümüş gibi hissetmesem de, genel anlamda nitelendirildiği şekli ile küçüktüm o zamanlar. gerçekten 'benim olmalı' demediğim 'şey'leri edinmeme alışkanlığımın karakterimde kendine yer açmaya çabaladığı zamanlardı. 

bir fincan kahvenin sevimli sıcaklığının tekrar tekrar benim olmasından zevk almayı alışkanlıklarımın arasına eklediğim yılın ocak ayı.. yıllar önce bir gün doğmuş olmamın kalabalık grupların üzerinde tahmin edildiği kadar büyük bir etki oluşturmadığını düşünmeye başladığım günler.. 

kucağında kırmızı kalpli yastığı ve insana huzur veren yumuşacık kahverengi tüyleri ile minik bir ayıcığa ev sahipliği yapıyordu o cicili bicili, geniş hacimli fincan.. kendi kahvemin sıcaklığı, yumuşacık tüylerin parmağımda bıraktığı tat ve minicik gözlerindeki pırıltı ile döndüm eve. kucağında tuttuğu o küçük kırmızı kalbin bir şey ifade etmemesini hiçe sayarak.
...

hipopotamlara benzeyen, beyaz renkli sevimli yaratıklardı kitabın kapağından bana bakan finli moominler. uzun yıllar sonra gözlerimi sıkı sıkı kapadığımda öğrenecektim 'finn family moomintroll' isimli o farklı kitabın, bir serinin üçüncü kitabı olduğunu. ama yine de diğer dokuzundan ayrı kalmaya mahkum olacaktı bir süre daha..

sevimli ayıcık da kendi ismi ile gelmişti işte: tontu. fince'de "küçük kahverengi ayı" anlamına gelen kendisi gibi bu tini mini kelime ile hayatımdaki yerini edinmiş oldu. 
...

'kimse'lerin sırtını sıvazlamayı akıl edemeyecekleri noktaya geldin mi hayatta? o bir anlık dokunuştan geçen sıcaklığı hayal edip ürperdin mi? özledin mi hissetmeyi bile unuttuğunu sandığın o sıcaklığı?

o sıcaklığı beklemekten çoktan vazgeçtiğin, kendi dünyana çekildiğin bir zamanda; o kahverengi tüylerin yumuşaklığı gibi parmaklarının ucuna bir 'nasılsın' ile dokunduğunda sesi, hatırlar gibi olmuştun.. yine de farkına varamamıştın minicik gözlerindeki pırıltıyı görene kadar..

sonra.. 

gözlerini yummadan bile yaşanan o keyifli huzur.. hiçbir şey söylemeden, konuşmadan, beklemeden, bekletmeden.. tontu'nun gidişinden sonra kim bilir kaçıncı kez..

ama yine de kapatmadın alarmlarını.. 

tam da ihtiyacın olduğu zamanlarda, teknolojiye yaslayıp sırtını alarmlar kurmuştun ya kendine; üçüncü şahıstan notlarla.. her gün aynı saatte çalıyorlardı hani, kendi kendini evcilleştirircesine alışmıştın onlara..

kapatmadın yine de.. bırakmadın.. bırakamazdın.. biliyordun..

yine de küçük bir ödül verdin kendine. "onun müziğine" ayarladın saatlerini, hep aynı saatte gelirmişçesine... hataydı belki de.. o seni değil, sen kendi kendini ona evcilleştirdin göz göre göre.. elinde kalbinle..
...

ve bir sabah.. bilinmezliklerden, asla söylenemeyen mahcup bekleyişlerden ve masum hayallerden sonra.. ilk alarmında geldi yanına.. 'her şey yolunda olacak'tı. saat: 09:00

evindeydin.. yatağına uzandın.. her seferinde neden değiştirerek inatla peşini bırakmayan uykusuzluğun sonlanmasını bekliyordun.. minik civcivlerdeydi aklın bu sefer.. ikinci alarmı geldi tam o anda.. 'haberin yok ölüyorsun'du.. saat: 10:45
...

zararsızdım.. iki çalar saat arasına sığdırılabilecek, elinde kırmızı kalpli yastığı ile oturan kahverengi ayıcıklardan.. önce güldüren.. rafa kaldırılırken gülümseten.. sonra umarsızca unutulan..
...

hayatıma kastım var!

hayatıma kastım var!

hayatıma kastım mı var?

belki de hiçbir şey yok da, bu da benim yarım yamalak masallarımdan biri..
...

tüm dokunuşlarımda bir ironi, tüm yaşantım farklı farklı masallardan bir derleme sanki. imgelerden bir ağ içine saklıyorum kendimi; sakladıkça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça hüzünleniyorum.. 

ve bu hüzün; sonbaharları getiriyor gözlerime. alelade düşen yapraklar gibi, sarsakça düşüyor bir iki yaprak gözlerimden.. olmadık bir zamanda salata kasesinin içine düşer gibi.. tüm büyüyü bozarcasına.. ve masada oturan kimse o yaprağı alıp usulca bir peçeteye sarmıyor.. kim bilir hangi kitabın içinde, bir gün apansız ortaya çıkmak üzere.. yüzümde belli belirsiz bir mahcubiyet, usulca alıp saklıyorum kimseler görmeden.. o güne ait kitabın yorgun sayfaları arasına yerleşene kadar huzurla misafirim oluyor. sonra.. bir gün apansız karşıma çıkıyor. bitmeyen sonbaharda ne yapsa ısıtamayan bir güneş gülümsüyor..
...

bundan haince zevk almaktan vazgeçemiyorum.
...

masalsı dokunuşları özlüyorum ya bir yerlerde..
gitgide masallaşıyor yaşadıklarım..

ama sonunda yine de  yalnızım.. içimde kitapseverin son sayfada hissettiği o bilindik burukluk, son bir kez parmaklarımın arasına alıyorum kitabımı. doyasıya dokunuyorum.. sonra raftaki yerini alıyor, gözlerimi sıkıca yumup, o anları doya doya içime çekmek istercesine burnumu havaya kaldırana kadar.
... 

düşünüyorum kırmızı gözlü tavşanla tanıştım mı hiç diye.
belki de tanıştım.. ama tanıştığımda ben de aynısını yaptım. 
hepimiz masal istiyorum istemesine de; iş tavşanın arkasından deliğe atlamaya gelince ertesi günün mesaisini bahane ediyorum ben de..
bu yüzden benim için hiç durmuyor zaman.
bir suçum yok benim.
ben suç olarak görmüyorum bütün bunları.
yaşadığımız ve yaşattığımız her şeyin altında, gerisinde bir şeyler vardır ya hani...
benimkisi çok daha gerilerde belki de..
...

ya küçük prensesler olamadık, ya da yeteri kadar masal okuyamadık..