basit bir denklemdi bizimkisi...
nerede biteceğini bildiğin, sonu o denli belli bir hikayeye başlamak gibi..
bir kitaba başlarken, sonunu okumak gibi..
...
kitapları sevebilir insan.. yalnızca okumayı da.. herkes kitap okur.. vakit geçirmek için, unutmak için kimi zaman..
ama sonunu okumuş olsa dahi, sırf o sona nasıl gelindiğini merak ederek okuyabilir insan değil mi?
...
okuyabilir.. okur.. delicesine okumak ister.. sonunu bilmesine hiç aldırmadan..
kopar goncaları henüz vakit varken bugün
anlamazsın zaman nasıl kanatlanır, uçar gider
o gonca sana gülücükler saçarken bugün
gelince yarın, sararır solar, boynunu büker.
...
biraz yazmak, biraz da oynamak bizimkisi. ilk ve son cümlesi yıllar önce belirlenmiş bir baş yapıtı yeniden canlandırmak gibi..
malûm iki cümle arasını kendimiz doldurarak. eski bir metne yeni yüzyılın uyarlamalarını katarak. 'mesaj'lar yazarak, kadehler tokuşturarak, sabit bir sayfada F5 tuşuna basarak..
...
sana "kaptan" denilivermesi, tüm raslantılar gibi, girus haritamızı örten karmaşık nöron ağımız arasında gelişen basit bir sıçramaydı..
benim bunu benimsemem de kendi çapraşık yumağımın bana oynadığı oyunların bir parçasıydı.. bir yerde basit.. özelliksiz.. tıpkı alice'in söyleyeceği gibi: "basit bir nöron ağından başka bir şey değilsin".
ölü ozanlar derneği'ni ilk kez izlediğimde kaç yaşındaydım, hatırlamıyorum. o bildik kitap kapağına ilk kez dokunduğum anı da.. çünkü kitap bana ait değildi ve ben hatıralarımın hangi noktasında tam olarak ona rastladım, bilmiyorum. ama 12 yaşından daha yaşlı olmadığıma eminim.
"Hey Kaptan! Bizim Kaptan!"
...
işte hepsi bu.. karmaşık bir nöron yığını.. ve birkaç dizenin ettikleri.. başka bir şey değil!
...
özlemini her zaman duyduğum iki tat..
ölü ozanlar derneği ve küçük prens..
çocukluk yıllarıma iz bırakan birkaç küçük hatıranın en bilindik ikilisi..
bir küçücük kelime ile başlayan düşün-sel'i.. bu gel-git'ler arasında yine yeniden o bildik, özlenen sayfalara sığınabilmek için duyulan deli arzu.. özlenen iki eski dost.. kaybetmek istemediğim iki "an"ının, kendi "günlüğüm"deki huzurlu temsilcileri..
...
can yayınları'ndan olmalıdır Küçük Prens.. ve real'in o beyaz kaplı, çabuk dağılan tutkallısı olmalıdır ölü ozanlar derneği..
ne zamandır dertlenirdim yitirdiğim için bu iki âşina dostu.. ama 'mavi kuş'u yakaladıktan sonra davet edememiştim hayatıma bir türlü.. bir anlamı olmamalıydı.. sadece oldukları gibi gelmeliydiler.. yalnızca geldikleri günün tarihini taşımalıydılar. yapamadım.
biliyordum unutmayacaktım. ve hangi günün tarihi olursa olsun.. ben onlara baktıkça hep 'o gün'ü gülümseyerek anımsayacaktım..
...
pazarlama resminden henüz dağılmamış olduğu açıkça görülen -belki de hakkı ile yeteri kadar okunmamış- ölü ozanlar derneği ankara'dan çıktı geldi yanıma..
ve.. ne kadar dirensem de.. benim o en kıymetli dostum.. her kelimesini kendim gibi bildiğim biricik inatçı Küçük Prens'im, inadına ve yeniden kendi yara izini açarcasına.. bursa'dan..
senin yanından..
...
gezegen gezegen dolaşır Küçük Prens..
içmekten utanan ve utancından içen bir sarhoş; herkesi kendine hayran sanan bir kendini beğenmiş; herkese hükmetmeyi görev bilen bir kral; hiç gitmediği yerlerin kaydını tutan bir coğrafyacı; yıldızları tekrar tekrar sayan bir paragöz; ve gündüz ile gece için çalışan bir bekçi görür..
yedinci gezegen dünyadır..
...
tıpkı kendi gülüne benzeyen güller, kendisini o çok istediği koyununa kavuşturan Exupéry ve en nihayetinde ona gerçeğin mayasının gözle görülmeyeceğini hatırlatan bir küçük tilki..
...
- Git, bir daha bak güllere. Seninkinin eşsiz olduğunu anlayacaksın. Sonra gel, helâlleşelim; sana bir sır vereceğim.
Küçük Prens, güllere bir daha bakmaya gitti:
- Siz benim gülüme hiç mi hiç benzemiyorsunuz. Şimdilik değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş, ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz. Tilkim eskiden nasıldı, öylesiniz. O da önceleri tilkilerden bir tilkiydi. Ama ben onu dost edindim, şimdi dünyada bir tane.
Güller güç duruma düşmüşlerdi.
- Güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, kelebek olsunlar diye bıraktığım birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğrunda öldürdüğüm odur. Yakınmasına böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o.
Sonra tilkiyle buluşmaya gitti:
- Hoşça kal, dedi.
- Hoşça git, dedi tilki. Vereceğim sır çok basit: insan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Gerçeğin mayası gözle görülmez.
- Gülünü bunca önemli kılan, uğrunda harcadığın zamandır.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Uğrunda harcadığım zamandır.
- İnsanlar bu gerçeği unuttular, sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sen sorumlusun. Gülünden sen sorumlusun.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Gülümden ben sorumluyum...
...
Küçük Prens uykuya dalınca onu kollarıma alarak yola çıktım. Duygulanmış, coşmuştum. Kollarımda sırça bir hazine taşıyordum sanki. Sanki yeryüzünde ondan daha kolay örselenebilen bir nesne yoktu. Ayışığında o solgun alna, o yumulu gözlere, rüzgarda uçuşan o saçlara bakıyor, kendi kendime diyordum ki: "Bu gördüğüm sadece kabuğu. İçinde gizlenen gözle görülemez..."
Dudakları gülümseyecekmiş gibi yarı aralanınca:
"Şu kollarımda uyuyan küçücük varlığın bana asıl coşku veren yanı," diye düşündüm, "bir çiçeğe -uyurken bile benliğinde lamba alevi gibi yanan- bir görüntüsüne bağlılığıdır." Şimdi daha da çabuk örselenebilirmiş gibi geliyordu bana. Alevleri korumak gerekir, yoksa küçük bir esintiyle sönüverirler.
...
basit bir denklemdi bizimkisi..
sen hikayenin gülü ile başı dertte olan prensi..
ben ise sadece.. koyun çizebilen birisi..
...
ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
hayatı tanımak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum!
yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için.
ve ecel geldiğinde ancak fark etmemek için hiç yaşamamış olduğumu
ama sonunu okumuş olsa dahi, sırf o sona nasıl gelindiğini merak ederek okuyabilir insan değil mi?
hayır, değil..
insanlar okur.. herkes okur.. merakından, heyecanından.. bazen sadece okumuş olmak için..
Ormanın içinde kesişen iki yol vardı ve ben en az ayak izi olan yolu seçtim. İşte farklılık budur.
...
Hey Kaptan! Bizim Kaptan! yokluğunda senin için kelimelerden bir tilki çizmeye çalıştı koyun çizen kişi..
...
Altı yıl geçti aradan. Daha bu öyküyü kimseye anlatmadım. Dönüşümde rastladığım dostlar beni sapasağlam gördüklerine sevindiler. Kederliydim, ama onlara "Yorgunum" dedim.
Şimdi biraz geçti üzüntüm. Yani tam değil. Küçük Prens'in gezegenine döndüğünü biliyorum. Çünkü o sabah gün doğarken bedenine raslayamamıştım. Öyle ağır bir gövde değildi... Şimdi geceleri yıldızları dinlemeyi seviyorum. Beş yüz milyon çan çalıyor sanki.
Nedir ki umulmadık bir yanlış yapmışım. Küçük Prens'in istediği tasmayı çizerken kayış kısmını yapmayı unutmuşum. Koyununu bağlayamayacak. Düşünüyorum: gezegende neler oldu acaba? Belki de koyun çiçeği yemiştir.
Kimi zaman "Olamaz!" diyorum kendi kendime. "Küçük Prens her gece çiçeğini fanusa koyar, koyununu göz altında tutar. Böyle deyince mutluluklar dolduruyor içimi. Bütün yıldızların gülüşü bir tatlılık kazanıyor."
Kimi zaman da, "Eyvah!" diyorum, "ya dalgınlık ettiyse, işimiz tamam. Belki bir akşam fanusu unuttu ya da koyun geceleyin sessizce kaçıverdi." Küçük çanlar o saat gözyaşına dönüşüyor...
Büyük bir karanlık perdesi var bu olayda. Neresi olursa olsun, bir yerde, hiç görmediğiniz bir koyunun bir gülü yiyip yemediği Küçük Prens'i seven bizler için çok şeyi değiştirir.
Gökyüzüne bakıyorum ve soruyorum kendi kendime: koyun çiçeği yedi mi, yemedi mi?...
...
basit bir denklemdi bizimkisi..
ben seni seviyorum, sen de bir diğerini..
çözüldü, ve bitti..

